Şiiliğin Varoluş Felsefesi ve Tarihsel Temelleri
Şiiliğin var oluş felsefesi, inançları ve tarihsel gelişimi üzerine derinlemesine bir bakış.
Allah’ın Adıyla
Son zamanlarda Türkiye’de Şiiliğin, siyasi bir çatışmanın ürünü olduğu yönünde bir algı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bu bağlamda, kelami ve fıkhi meseleler gündeme getirilerek tartışmalar açılmakta, bazen de İran ve Şiilik üzerinden yanlış bilgilerle karalama faaliyetleri yürütülmektedir.
Bu konuyu iki ana başlık altında ele almak mümkündür: Birincisi, Şiiliğin ortaya çıkış tarihi ve inançlarının delillerle açıklanmasıdır. İkincisi ise, Şiiliğin var oluş felsefesidir. İkinci başlık, birinci başlığın temelini oluşturduğundan, öncelikle Şiiliğin var oluş felsefesinin ortaya konulması gerekmektedir. Bu sayede, Şiiliğin ilkeleri, inançları ve fıkhı gibi alanlardaki öğretilerinin hangi temeller üzerine inşa edildiği anlaşılacaktır.
Şiiliğin var oluş felsefesi, Nübuvvetin hikmeti ile bağlantılıdır. Peygamberlerin gönderiliş amacının ne olduğu açıklığa kavuşturulmalıdır. Yaratılış felsefesi ve insanlık tarihinin felsefesi belirtilmeden, nübuvvet ve İslam tarihi doğru bir şekilde değerlendirilemez. Yanlış analizler, İslami öğretilerin ve İslam ümmetinin kaderinin yanlış temeller üzerine inşa edilmesine yol açabilir.
Tüm peygamberlerin hedefi, şirk, küfür ve putperestliği ortadan kaldırarak “Tevhidi” hakim kılmak, tağutları terk ederek hidayet önderleri olan peygamberlerin “Risaletine” itaati sağlamak ve yaratılış hikmetinin ortaya çıkacağı “Meada” yönelmektir. Peygamberler, üç alanda miras bırakmışlardır: Evrensel bir din medeniyeti, toplumu yönetme mühendisliği ve ilahi hedefe ulaşmadaki strateji ve ilkeler.
Resulullah’tan (s.a.a) sonra İslam ümmeti, birinci alanda sorun yaşamamış, ancak ikinci alanda hemen peygamberin vefatından sonra sorunlar ortaya çıkmıştır. Üçüncü alan ise asırlardır tartışılmaktadır. İslam hukuku ve anayasası çerçevesinde toplumun yönetim sistemini kim belirleyecek sorusu gündeme gelmiştir. Bu sorunun yanıtında iki farklı düşünce tarzı ortaya çıkmıştır.
Birinci görüş, tevhidi dünya görüşünü savunarak, toplumun yönetiminin ilahi kaynaklı olması gerektiğini belirtmektedir. İkinci görüş ise, nübuvvet sonrası vahyin sona erdiğini ve toplumu yönetecek şahıs ve sistemin belirlenmesinin insanlara bırakıldığını savunmaktadır. Beşer tarihi boyunca tevhidi dünya görüşünü savunan peygamberler, karşılarında beşeri dünya görüşünü savunan Nemrutlar ve Firavunlar gibi tağutları bulmuşlardır.
Hatem-ul Enbiya Resulullah (s.a.a) sonrası, tevhidi dünya görüşünü savunan Şiilik, peygamberlerin varisi olduğunu ve miras aldığı din medeniyetini hedefe ulaştırma misyonunu üstlendiğini ilan etmiştir. Gadir-i Hum, bu mesajın resmi olarak ilan edildiği bir olay olarak değerlendirilmiştir. Şiiliğin tarihi seyrinde, İslam’ın ilk gününden günümüze kadar hiçbir değişim ve tahrife uğramadığı, itikad, fıkıh ve siyaset alanında ilerleyerek din medeniyetini günümüze taşıdığı görülmektedir.
Şiilik, siyasi bir çekişmenin sonucu olarak ortaya çıkmamıştır. Bu inanç, bir grup insanın bir araya gelerek oluşturabileceği basit bir ekol de değildir. Şiiliğin karşıtlığı, Ehli Sünnet değil, beşeri ideoloji ve sistemlerdir. Nübuvvet sonrası İslam toplumunun yönetimi, pratikte beşerleştirilmiş ve insanların yetkisine verilmiştir. Bu durum, İslam toplumunda saltanat ve monarşi gibi düzenlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Ehli Sünnet, Resulullah’tan (s.a.a) iki asır sonra itikadi ve fıkhi bir mezhep olarak ortaya çıkmış ve bu alandaki mirası yaşatma çabasını göstermiştir. Ancak, bu süreçte Ehli Sünnetin İslam ümmetinin yönetimi hakkında herhangi bir teorisi olmamıştır. İslam ümmetine musallat olan Emevi ve Abbasi saltanatları, İslami yönetim olarak görülmemiştir. Günümüzde Müslümanların çoğunluğunu oluşturan Ehli Sünnet, özünde Şiilikten ayrı bir düşünce tarzına sahip değildir.
Şiilik ve Ehli Sünnet arasında ortak inançlar bulunmaktadır; Tevhid, Nübuvvet ve Mead ilk günden günümüze kadar korunmuştur. Fıkıh alanındaki ayrılıklar ise, Kur’an ve Sünnet dışındaki dini kaynakların farklılığı ve içtihad ile taklidin ortaya çıkmasından kaynaklanmaktadır. Bu ayrılık noktaları, Ehli Sünnet mezheplerinin kendi arasındaki içtihad farklılıklarından daha fazla değildir.
Ehli Sünnet mezhepleri, itikad ve fıkıh alanlarında yoğunlaşmasına rağmen siyasi alanda teoriler üretememiştir. Sonuç olarak, hakim otoritelerin gölgesinde İslam’ın itikadi ve fıkhi öğretilerini korumayı tercih etmişlerdir. Şiilik, insanlığın ve Müslüman toplumunun idaresi ile ilgili olarak önerdiği tevhidi görüş sistemi karşısında aciz kalan beşeri sistemler, hakimiyetlerini meşrulaştırmak için dini kullanmışlardır.
Beşeri dünya görüşünü savunanlar, siyaseti dinden ayırmışlardır. Bu durum, Peygamber sonrası döneme kadar uzanan bir süreçtir. Sünniliği kanatları altına alan gayri meşru iktidarlar, bu yolla kendi varlıklarını dini bir kisve altında güvence altına almışlardır. Emeviler, Abbasiler ve daha sonra iktidara gelen sülaleler, Sünni devleti olarak ortaya çıkmamışlardır. İktidarı ele geçirdikten sonra, işlerine gelen mezhepleri desteklemeye ve yaymaya koyulmuşlardır.
İslam ümmeti arasında ortaya çıkan ihtilaf, Allah’ın varlığında veya Peygamberin nübuvvetinin kabulü ya da reddinde değildi; Mead/Kıyamet inancı da inkar edilmiyordu. İhtilaf tamamen siyasi bir konuydu; Peygamberlerin mirasına sahip çıkma meselesiydi. Şiilik, peygamberlerin mirasının varisi olarak var olmuştur ve bu mirası taşıma misyonunu üstlenmek için varlığı gereklidir.
Sonuç olarak, Şiilik, insanın yaratılış hikmeti ve nübuvvetin felsefesi ile uyum içinde var olmuştur. Şiiliği anlamak için, var oluş felsefesi ve temel ilkeleri tanımak gerekmektedir. Şiilik, peygamberlerin mirasçısıdır ve din medeniyetini tüm dünyaya hakim kılmak amacı gütmektedir. Dinin hukuk ekseninde bir siyasal İslam sistemi oluşturulması gerektiği ifade edilmektedir. Nihai hedefe ulaşana kadar İslam ümmetinin ilmi önderliği devam etmelidir.
Şiilik, ilahi kaynaklı imamet ve velayet anlayışını savunmaktadır. İmametin, Kur’an ve Sünnetten sonra dinin kaynağı olması, imamların dini hatasız beyan ve tefsir etmesi, din medeniyetini dünyaya hakim kılacak olması gibi üç özelliği bulunmaktadır. Tarih boyunca Şiilik, İslam’ın ilmi, irfan ve ahlaki önderliğini sürdürmüştür. Beşeri sistemler, karşılarında sadece Şiiliği engel olarak görmüşlerdir.
Sonuç olarak, Şiiliğin varoluş felsefesi ve temel ilkeleri öğrenilmeden tanınması mümkün değildir. Günümüzde Şiilik tanınmak isteniyorsa, ortaya çıkış felsefesi ve temel ilkeleri tanınmalıdır.
Sabahattin Türkyılmaz




