Çocukların Zihninde Yükselen Medeniyet Boşluğu

Biyolojik olarak ailenin çocuğu olan bireyler, zihnen başkalarının mülkü haline gelmişse medeniyet boşluğu ortaya çıkar.

Mustafa Sabri Beşer / STAR
Bir sonraki kurşun kimin çantasından çıkacak?

Muhafazakâr kesim “din dersi azaldı” derken, seküler çevreler “bireysel silahlanma” diyor, liberal görüşte olanlar “öğretmen itibarsızlaştı” ifadesini kullanıyor, ulusalcılar “tarikat-çete ittifakı” diyor, akademisyenler ise “bulaşıcı saldırı” terimini öne çıkarıyor. Gazeteciler de “ekran diyeti” gibi kavramlarla durumu değerlendiriyor.

Her bir kesim, sorunun bir parçasını işaret ediyor.

Şimdi lütfen oturun!

İki çocuk, ayakta duran bir kuruma değil, çoktan ölmüş bir kurumun cenazesine silahla girdi.

Kahramanmaraş ve Siverek’te çocuklar mezara kurşun sıktı.

Biz hâlâ “güvenlik zafiyeti” tartışması yapıyoruz.

Morga X-ray cihazı koymak cenazeyi diriltmez!

“Okul binası” ile “eğitim yuvası” aynı şey değildir. Çocuk bunu çok iyi görüyor, hatta bizden daha erken anlıyor.

Okul, çocuğa yarın için bir umut sunan yerdir. Öğretmen o umudun tanığıdır, diploma o umudun belgesidir, mezuniyet ise o umudun kutlamasıdır.

Biz çocuklara hayal anlatıyoruz, o ise mezun olmuş işsiz gençlere, kuryelik yapanlara, kira altında ezilen ailelere ve ertelenmiş evliliklere bakıyor.

Bu çocuklar bir sınıfa değil, bir bekleme salonuna girdiğini hissediyor. Yetişen bireyler gibi değil, oyalanan bireyler gibi yaşıyorlar.

Sabah zili çalıyor, ders başlıyor, sınav geliyor, puan hesaplanıyor, tercih yapılıyor. Karşılarına çıkan manzara belirsizlik, yorgunluk ve kayıp bir hayat.

Çocuk bunu fark ettiğinde okul, umut kapısı olmaktan çıkıyor ve içinde yaşadığı yalanın dekoruna dönüşüyor. Böyle olunca okul koridorları da eğitim alanı değil, terk edilmiş anlamın soğuk sahnesine dönüşüyor.

Pandemi yılları, bir neslin omurgasını kırdı. Sekiz, dokuz, on yaşındaki çocuklar sınıftan, teneffüsten, yüz yüze tartışmalardan, kavga edip barışmaktan, arkadaşlarının gözlerinin içine bakarak büyümekten koparıldı.

Bir sabah kapılar açıldı ve onlardan kaldıkları yerden devam etmeleri beklendi. Oysa onlar için okul, virüs döneminden itibaren ekrandan ibaretti.

Biz binayı açtık ama çocukluğun kopan damarlarını onarmadık!

Eski çocuklukta öfkenin, hıncın ve yenilginin küçük küçük yaşandığı alanlar vardı. Sokak, mahalle, kavga ve barışma gibi durumlar mevcuttu.

Şimdi birçok çocuk, doğrudan en uç tepki biçimleriyle karşılaşıyor. Öfkesini yumrukla değil, kurşunla; itirazını sözle değil, baskınla; görünme arzusunu emekle değil, dehşetle kuruyor.

Çocuğa sükûnet anlatıyoruz ama hakareti ödüllendiriyoruz.

Merhamet öğütlüyoruz ama ekranda mafyayı parlatıyoruz.

Hukuk diyoruz ama gündelik hayatta güçlünün borusunu dinletiyoruz.

Saygı bekliyoruz ama aileyi yorgun bırakıyor, toplumu sürekli gerilimle besliyoruz.

Çocuk bütün bunları kaydediyor. Sonra dönüp bizim kurduğumuz cümleleri değil, bizim sergilediğimiz hayatı uyguluyor.

“Katilin adını anmayın” diyor sözde uzmanlar. Güzel bir söz. Ama biz o adı anmayacak bir medya düzenine sahip değiliz.

Manşette adı, yaşı, selfisi, WhatsApp yazışmaları ve profil fotoğrafındaki Elliot Rodger’ın resmi yer alıyor.

Ve on binlerce çocuk, bu sayfaları yatmadan önce parmağını kaydırarak uykuya dalıyor.

Biyolojik olarak ailenin evladı olan çocuk, zihnen başkalarının mülkü haline gelmişse, orada yalnız disiplin zaafı yoktur.

Orada medeniyet boşluğu vardır.

O boşluğu algoritma doldurur, şöhret arzusu, aşağılanma korkusu doldurur, bazen de silahın sağladığı sahte kudret.

Siverek ve Kahramanmaraş bize yalnız saldırgan çocuk göstermedi. Kendi evladının zihni üstündeki hâkimiyetini kaybetmiş bir toplumun röntgenini gösterdi.

Bu çocuklar silahı ateşlediğinde birilerini öldürdüğünü değil, hayatının “zirve anını” yaşattıklarını düşünüyordu.

“Görünmüyorsan, yoksun!” formülünü öğrettik ona. En hızlı görünmenin yolu ise en büyük dehşeti yaşatmakmış, bunu gösterdi bize!

Okul koridoru onun için cinayet mahalli değil, en yüksek izlenmeye ulaşacağı bir stüdyoydu.

Mantık dersini bir zamanlar müfredattan kaldırdık, muhakemeyi kesip yerine test çözme tezgâhı kurduk.

Sonra da “bu çocuklar niye düşünmüyor” diye soruyoruz.

Bir şeyi de açık söyleyelim. Bakan Yusuf Tekin, belki de son 145 yılın en cesur Millî Eğitim bakanıdır. Çarpık düzenin konforunu bozduğu için hedef haline getiriliyor.

Kim ne derse desin, memleketin evlatları üzerinden ideolojik havlama hırıltılarını duyurmaya çalışarak rövanş devşirmeye kalkan güruha karşı Yusuf Tekin’e siper olmayı dava şuurunun namus borcu sayarız. Çünkü burada mesele bir isim değil, doğrudan doğruya bu ülkenin evlatlarıdır.

Ben silahla okul basan çocuğu savunmuyorum, Allah esirgesin, bir katildir. Ama o binayı çoktan biz boşalttık.

Çocukları yeniden bütüne çağırmayan, onlara seciye, anlam ve istikamet vermeyen her düzen, bir sonraki kurşunun gölgesinde yaşamaya mahkûmdur.

Şimdi bayraklar yarıya inecek, belki hatim indirilecek, rical-i devlet ziyarete gidecek, okullar üç gün kapalı kalacak, sonra aynı bekleme salonunun kapıları yeniden açılacak.

Ve bir sonraki çocuk, bekleme salonunda numarasını beklerken, çantasına kim bilir kimin silahını koyacak!

**

Oturduğunuz yerden kalkabilirsiniz şimdi!

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu