Ramazan’ın Hikmetli Üslubu ve Toplumsal Islahın Önemi
Ramazan’ın hikmetli üslubu, toplumsal ıslahın nasıl mümkün olduğunu vurguluyor.
Esma Akbalık/Doğru Haber
Bazen bir toplumun ahlaki durumu, büyük kalabalıklar içinde değil, küçük duraklarda kendini gösterir. Bu durum, bir konferansta değil, sıradan bir anın içinde de ortaya çıkabilir. Ramazan ayının huzurlu atmosferinde, kalabalığın ortasında iki genç kız gördüm ve içimde bir sızı hissettim. Bu sızı, İslam’ın en önemli ibadetlerinden biri olan orucun toplumsal anlamda hafife alınmasıydı. Ancak bu his öfkeye dönüşmedi; çünkü biliyordum ki İslam, kızgınlıkla değil, hikmetle konuşmayı emreder.
Yanlarına yaklaştım; sesimi yükseltmeden, itham etmeden, yargılamadan Ramazan’ın bir sembol olduğunu, bu ayın sadece bireysel bir ibadet değil, toplumsal bir saygı zemini oluşturduğunu ifade ettim. Beklediğim bir itiraz yerine, aldığım cevap beni şaşırttı: “Farkındayım, haklısınız. Teşekkür ederim.” İşte o an anladım ki sorun gençliğin bozulması değil, üslubun kaybolmasıydı.
Cenab-ı Hak, “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et.” (Nahl 16/125) buyurur. Bu ayette geçen “hikmet”, doğruyu bilmekten öte, doğruyu doğru zamanda, doğru kelimelerle ve kalple ifade etmektir. Hikmet, muhatabın kalbini kapatmayan bir sözdür. “Mev’iza-i hasene” ise kalbi incitmeyen, onur kırmayan ve insanı savunmaya geçirmeyen bir nasihattir. Günümüzde çoğu zaman haklı olmakla yetiniyoruz; fakat hakikati güzel bir dille sunmayı ihmal ediyoruz. Oysa İslam’ın tebliğ metodu kırmak değil, kazanmaktır.
Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurur: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihâd 6) Bu hadis, toplum ve aile içinde günlük hayatta uyarının usulünü öğretir. İnsan fıtratı sertliğe kapanır, şefkate açılır. Kınandığında direnir, değer verildiğinde yumuşar. Gençlerin teşekkürle karşılık vermesi, kalplerinin henüz mühürlenmediğini gösteriyor. Sadece nazik bir hatırlatmaya ihtiyaçları var. Gençlik çoğu zaman bilinçli bir meydan okumadan değil, farkındalık eksikliğinden kaynaklanıyor.
Toplumsal çözülmeden şikayet etmek kolaydır; “Nereye gidiyor bu gençlik?” demek de. Ancak emr-i bil ma’rûf ve nehy-i anil münker görevini hikmetle yerine getirmek sabır ve ihlas ister. Bu görev, öfke boşaltma aracı değil, ıslah sorumluluğudur. İslam medeniyeti, yasak levhalarıyla değil, temsil gücüyle yükselmiştir. Ashâb-ı kirâm, insanları sert hitaplarla değil, ahlak ile, merhamet ile kazanmıştır. Onların en güçlü daveti, yaşadıkları hayatın kendisiydi.
Asıl mesele, gençliği eleştirmektense anlamaya hevesli olup olmadığımızdır. Ramazan, bize sadece açlığı değil, nefsin dizginlenmesini, dilin muhafazasını ve öfkenin kontrolünü öğretir. Oruç, sadece mideyi değil, kalbi de terbiye eder. Eğer oruç bizi daha sabırlı, daha yumuşak huylu yapmıyorsa, belki de sadece aç kalmışızdır. O gün bir şey daha öğrendim: Bir kalbi düzeltmek için bazen yüksek ses gerekmez; samimiyet yeter. Uzun nutuklar değil, birkaç incelikli cümle yeter. Dışlamak değil, hatırlatmak yeter. Toplum bağırarak ayağa kalkmaz; merhametle ayağa kalkar.
Gençlik, azarlanarak değil, değer verilerek ıslah olur. Çünkü her genç, içinde fıtrî bir hayâ ve iyilik cevheri taşır. O cevheri ortaya çıkaracak olan şey, sertlik değil, hikmettir. Belki de en büyük cihad, bir kalbi incitmeden doğruyu söyleyebilmektir. Ve en büyük direniş, edebi kaybetmemektir. Ramazan’ın bize öğrettiği en derin ders şudur: Nefsimizi tutabildiğimiz kadar, toplumu da tutabiliriz. Nefsimizi ıslah edebildiğimiz kadar toplumu ıslah edebiliriz. Üslubumuzu güzelleştirdiğimiz kadar, gençliği de güzelleştirebiliriz. Bir otobüs durağında başlayan küçük bir diyalog, bana büyük bir hakikati hatırlattı: Islah, dışlamakla değil; hikmetle mümkündür. Rabbim bizleri hikmetle tebliğ yapabilen Muttaki kullarından eylesin inşallah.




