Suriye’de Devrim: Ahlaki Yeniden Doğuş ve Toplumsal Dönüşüm
Suriye’de devrim süreci, toplumsal hafızanın dirilişi ve ahlaki bir dönüşüm sürecine işaret ediyor.
Mehmet Hasip Yokuş, Suriye’de süregelen savaşın ardından yaşanan gelişmeleri değerlendirirken, bu sürecin yalnızca siyasi bir değişim değil, aynı zamanda toplumun hafızasının ve ümmet bilincinin yeniden canlanması anlamına geldiğini vurguluyor.
Suriye’de despotik bir yönetimle verilen mücadele sonrası özgürlüklerine kavuşan insanların bayram sevincine tanıklık etmek ve devrim sonrası durumu gözlemlemek amacıyla bayramdan bir hafta önce Suriye’ye seyahat ettim. Devrimden sonra bu, benim Suriye’ye yaptığım üçüncü ziyaret. Ümmet coğrafyasının herhangi bir yerine yapılan bir yolculuk, insanın kaybettiği bir parçasına yeniden kavuşmasının getirdiği heyecan ve derin bir aidiyet hissi yaratıyor.
Suriye’ye yapılan ziyaretler, yıllarca süren zulüm ve korkunun ardından yeniden filizlenen umuda tanıklık etme fırsatı sunuyor. Aynı zamanda, tüm zorluklara rağmen umutlarını kaybetmeyen insanların direncine ve yeniden inşa çabalarına şahitlik etmek anlamına geliyor.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Batılı güçlerin Osmanlı kalıntılarını paylaşırken, bu coğrafyanın tarihsel dokusunu ve kültürel bağlarını altüst eden bir siyasi mühendislik projesi uyguladıkları biliniyor. Yıllar boyunca bu bölgede uygulanan politikalar, toplumları birbirine yabancılaştırmayı ve ortak aidiyet duygusunu zayıflatmayı amaçlayan bir silindir gibi işledi.
Ancak bugün Suriye’de görülen manzara, tüm yıkımlara rağmen bu coğrafyanın hafızasının hâlâ canlı olduğunu gösteriyor. Suriye, yüz yıl boyunca işgallerle, sınırlarla ve darbelerle parçalanmış bir coğrafyanın kendi hafızasını yeniden hatırlama çabasını sergiliyor.
Sınırlar çizilmiş, tel örgüler ve mayınlar yerleştirilmiş olabilir, fakat insanların ortak tarihini ve kardeşlik duygusunu yok etmek mümkün olmadı.
On dört yıl süren savaş boyunca Suriye halkı, yalnızca askeri alanda değil, ahlaki ve manevi düzeyde de büyük bir örneklik sergiledi. Taviz vermeyen cesaretleri ve imanla yoğrulmuş sabırları, nihayetinde Allah’ın yardımıyla zaferle taçlandı. Ancak bu zaferin ardından gelen süreç, savaş döneminden daha zor bir mücadele alanını beraberinde getirdi.
Baas rejiminin yıllar içinde derinleştirdiği etnik ve mezhepsel fay hatları, savaşın yarattığı ağır ekonomik yıkımla birleşerek toplumsal yapıyı daha da tahrip etti. Suriye halkı, yıkılan şehirlerini ve rejimin açtığı derin toplumsal yaraları onarmaya çalışıyor.
Suriye’yi yeniden inşa etmek, yalnızca harabe halindeki şehirleri onarmak değil, aynı zamanda yıllarca süren baskı ve korkunun yarattığı siyasi enkazın yerine adalet, özgürlük ve toplumsal barış esas alınarak yeni bir düzen kurmayı gerektiriyor. Bu bağlamda, inşa süreci, insanların birbirine güven duyduğu ve ortak aidiyet zeminlerinin güçlendiği bir toplumsal yapı oluşturmayı hedefliyor.
Suriye halkının karşılaştığı devasa sorunlara rağmen, devrimi kalıcı bir toplumsal yapıya dönüştürme yönündeki kararlılığı, yarına dair büyük umutlar vadediyor. Bu bilinç ve kararlılıkla gerçekleştirilen devrim, bölgede yalnızca siyasi bir değişim değil, aynı zamanda ahlaki bir dirilişin de habercisi olacaktır.
Suriye’yi anlamak için derin jeopolitik analizlere ihtiyaç yok. Burada yaşanan zulüm ve vahşet karşısında insan olmanın gereği olarak tavır almak yeterli. Zalim bir rejime karşı özgürlük ve adalet talebiyle ayağa kalkan bir halkın feryadına kulak vermek, vicdan sahibi olmanın en temel gereğidir.
Suriye halkı büyük bir belaya ve sınamaya tabi tutuldu. Tüm bu zorluklara rağmen, Suriye halkı, hayatın her alanında gösterdiği sabır ve dirençle bu imtihanı alnının akıyla vermeye devam ediyor. Bu, aynı zamanda ümmet olarak hepimizin imtihanıdır.
Suriye devrim süreci, ilkelerin ve vicdanların en yalın haliyle test edildiği bir dönemi simgeliyor. Suriye meselesi, tıpkı Filistin meselesi gibi, ümmet coğrafyası açısından bir ilke testi ve vicdan aynasıdır. İlkesel duruşlar ile konjonktürel hesaplar arasındaki fark bu dönemde net bir şekilde ortaya çıkmıştır.
Suriye halkının dramı kadar, bu drama karşı takınılan tavırlar da tarihe not düşmüştür. Kimlerin adalet ve özgürlük çağrısına kulak verdiği, kimlerin mezhepsel ya da siyasi çıkarlar uğruna gözlerini kapattığı açıkça görülmüştür.
Türkiye, Suriye devriminin ilk günlerinden itibaren halkın haklı taleplerinin yanında durarak tarihi ve vicdani bir sorumluluk üstlenmiştir. Türkiye’de bazı kesimlerin Suriyeli karşıtlığı üzerinden yaptığı provokasyonlara rağmen, Erdoğan, gerektiğinde siyasi bedel ödemeyi göze alarak “Bizden eman isteyen kardeşlerimizi yalnız bırakmayacağız” diyerek vefa ve merhamet esaslı bir duruş sergilemiştir. Türkiye’nin Suriye’nin üniter yapısının korunmasına ve ülkenin kendi dinamikleriyle yeniden inşa edilmesine verdiği destek, bu tutumun devamı niteliğindedir.
Bugün Suriye’de yaşanan dönüşüm, yalnızca bir rejim değişikliği meselesi değildir. Asıl değişim, ahlaki ve inanç temelli bir toplumsal düzenin yeniden inşası sürecindedir. Sınır kapısından geçerken görevlilerin güler yüzlü tavırları, insanı evinde hissettiriyor. Baas rejimi döneminde pasaport kontrol noktalarında insanları tedirgin eden bir atmosfer artık yok.
93 yılında Suriye’yi ilk ziyaret ettiğimde, her köşe başında Hafız Esat’ın heykeliyle karşılaşıyordum. O dönemdeki korku ve baskı, insanların yüz ifadelerinden bile anlaşılabiliyordu. Ancak bugün, bir devir sona erdi ve Ortadoğu’da yeni bir dönemin kapısı aralandı.
PYD’ye özel bir parantez açmak gerekiyor. Suriye devrimi sonrası gözler, PYD ile Suriye hükümeti arasındaki gelişmelere çevrildi. PYD, devrim sürecine önemli bir katkı sunmadan, kurduğu ittifaklarla kendi güç ve kapasitesinin çok ötesinde bir hakimiyet kurdu. Ancak sahadaki gerçeklik, PYD’nin hesaplarıyla uyuşmadı. Suriye’nin güneyinde ve sahil bölgelerinde yaşanan sınırlı provokasyonlara rağmen, ülkede bir iç savaş gerçekleşmedi. Zaman, PYD’nin aleyhine işlemeye başladı.
Halep’in bazı mahallelerine yönelik operasyonların bir hafta içinde Haseke sınırlarına kadar ulaşması, PYD’nin şişirilmiş güç algısının sonunu getirdi. Rojava devrimi, gerçeklikten kopuk bir tahakküm anlayışının ve dış desteği kalıcı sanan bir siyasi aklın ürünüdür.
Devrim hükümeti, ülke bütünlüğünü sağlama ve kurumsal yapısını tesis etme sürecinde önemli bir siyasi tıkanıklığı aşarak kritik bir sınavı daha başarıyla geride bıraktı. Bugün, Batı tahakkümüne karşı yükselen direnişler, sadece toprakların değil; izzetin, onurun ve imanın savunusudur. Bu direniş, modern dünyanın dayatmalarına karşı yükselen tarihsel bir itirazdır.
2011 Mart ayında Dera’da başlayan sivil gösterilerden, 8 Aralık 2024’te Baas rejiminin çökmesine kadar yaşananlar, yalnızca Suriye’yi değil, tüm bölgeyi şekillendirecek ve mazlum halklara rehberlik edecek bir şahitliktir. Ortadoğu halkları tarihî yürüyüşlerine devam ediyor. Yeniden diriliş mücadelesi, siyasal, toplumsal, ekonomik, felsefi ve ideolojik boyutlarıyla sürüyor.
Yermük, Kabun, Cobar gibi mahallelerde rejimin gerçekleştirdiği yıkım görüntüleri bir utanç vesikası olarak duruyor. Ancak Suriye halkının azmi ve iradesi, bu yıkımın üstesinden gelecektir. Kabun’da bir camiyi temizlerken karşılaştığım Ahmet’in hikayesi, tüm bu söylediklerimin özeti gibidir: “Ailemle birlikte Kabun’da yaşıyordum. Olaylar başladığında tüm ailemiz rejime karşı muhalif saflarda yer aldık. Abim ve birçok arkadaşım şehit oldu. Mahallemiz muhasara altına alındı. Ailemle birlikte Türkiye’ye geldik. Botlarla Yunanistan’a geçerken babam denize düştü ve kayboldu. Ailem Fransa’ya ulaştı. Devrimden sonra Suriye’ye geri döndüm. Hala babamın yolunu gözlüyorum. Camimizi ve mahallemizi yeniden inşa edeceğiz.”
Böylesine bir azim ve kararlılıkla başlayan bu özgürlük mücadelesini Allah’ın izniyle hiçbir güç durduramaz. Tarihî tecrübeler, Şam’ın özgürleşmesinin Kudüs’ün özgürlüğüne giden yolun ilk basamağı olduğunu göstermektedir. Şam’daki dirilişin Kudüs’ün özgürlüğüne vesile olması duasıyla, Bilad-ı Şam’dan tüm sevdiklerinizin bayramını kutluyorum.




