Marksizm Gölgesindeki Gençler İçin Bir Özeleştiri

Almanya’daki üniversite yıllarından bir hatırayı aktaran Prof. Dr. Ali Seyyar, Marksizm’e yönelen gençlere yaklaşımda merhamet ve pedagojinin önemini anlatıyor.

Marksizm ve Karl Marx üzerine yürütülen eleştiriler, bu düşünceye yönelen gençlere karşı kişisel bir husumet anlamına gelmemelidir. Asıl itiraz, insan fıtratını ve toplumsal adaleti zedeleyen ideolojik yapılara yöneliktir. Kendi gençlik yıllarımda yaşadığım bir olay, sol düşünceyi benimseyen gençlere düşmanlıkla değil, sorumluluk ve merhamet duygusuyla yaklaşılması gerektiğini bana açıkça gösterdi.

Bir işçi ailesinin çocuğu olarak 26 yıl geçirdiğim Almanya’da, lise eğitiminin ardından 1982-1989 yılları arasında Mannheim Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğrenim gördüm. Üniversiteye başladığım ilk yıl, Türkiye’den gelen ve kendilerini Marksist sol içinde tanımlayan öğrencilerle tanıştım. Bu gençlerin bir bölümü, 12 Eylül 1980 askerî darbesinin baskıcı ortamından uzaklaşarak Almanya’ya gelmişti. Üniversite kafeteryasında bir araya geliyor, sigara dumanları arasında Türkiye’nin meselelerini hararetle tartışıyorlardı.

Ben de gurbet ortamında karşılaştığım bu vatandaşlarla iletişim kurabilmek için zaman zaman yanlarına gidiyordum. Selam vererek sohbetlerine katılmak istememe rağmen, varlığımın onları rahatsız ettiğini hissediyordum. Buna karşın ilişkileri koparmayı doğru bulmuyordum. Hem memleketten gelen insanlardı hem de eğitim hayatlarında ciddi güçlükler yaşıyorlardı.

Alman üniversite sisteminde öğrencilerin ana lisans aşaması olan Hauptstudium seviyesine geçebilmesi için önce Grundstudium adı verilen temel dönemi tamamlaması ve ortak zorunlu dersleri, yani propodeutik aşamasını geçmesi gerekiyordu. Ancak söz konusu öğrenciler, üniversiteye kayıtlarının üzerinden yıllar geçmesine rağmen bu dersleri verememişti. Bir akademisyen adayı olarak onlara destek olmak, benim açımdan insani bir görevdi.

Fotoğraf: Mannheim Üniversitesi’nin ana kampüsü Schloss Mannheim önünde, 8 Ağustos 1982’deki kayıt günü. Mezuniyetin ardından üniversite 2015 yılında yeniden ziyaret edildi.

Gruptaki öğrencilerden biri, benden biraz daha büyüktü ve Stalin’i hatırlatan bıyıklarıyla dikkat çekiyordu. Diğerlerine kıyasla benimle daha rahat iletişim kurmasına rağmen, arkadaşlarının yanında beni küçümsemek amacıyla her karşılaştığımızda “Molla Ali, n’aber?” diye sesleniyordu. Bu sözleri kişisel bir saldırı olarak görmüyordum. Aksine, aramızda bir iletişim zemini oluştuğu için bundan memnuniyet duyuyordum.

Bir gün yine selam vererek grubun yanına gittim. O sırada öğrenciler, yıllardır geçemedikleri derslerden ve karşılaştıkları akademik zorluklardan yakınıyordu. Bana takılan arkadaş da hazırlaması gereken ödev nedeniyle oldukça sıkıntılıydı. Konusu, “Amerikan-Türk Ortak Şirketlerinin Türk Ekonomisine Katkıları”ydı. Kaynak bulamadığını ve bu çalışmayı tamamlayamazsa zor durumda kalacağını söylüyordu.

Konunun ekonomik sistem ve kapitalizm üzerine bir değerlendirme gerektirdiğini duyunca, o yıl Türkiye’den aldığım bir kitabı hatırladım. Beyazıt Meydanı’ndaki sahaflardan temin ettiğim eserin, onun hazırlayacağı çalışma için yararlı olabileceğini söyledim.

Bu teklif karşısında tavrı bir anda değişti. Daha önce alaycı biçimde “Molla Ali” diye hitap eden arkadaşım, bu kez son derece nazik bir üslupla kitabı geçici olarak alıp alamayacağını sordu. Kendisine kitabı zaten okuduğumu, isterse elinde tutabileceğini ve hatta kitabı hediye edebileceğimi belirttim.

Ertesi gün kitabı kendisine teslim ettim. Sayfaları incelerken duygulandığını fark ettim. Bir süre sonra baş başa görüşmek istedi. Buluştuğumuzda, kaynak sayesinde ödevini başarıyla tamamladığını söyleyerek teşekkür etti. Ardından, ben sormadan çocukluğuna ve inanç dünyasına dair önemli bir itirafta bulundu.

Konyalı olduğunu anlatan arkadaşım, okuma yazma bilmeyen fakat dindar bir annenin çocuğu olduğunu söyledi. Çocukken annesinin onu Kur’an kursuna gönderdiğini, burada Kur’an öğrenirken bir hocanın kendisine sert biçimde vurduğunu anlattı. O olaydan sonra “yobaz” olarak nitelediği hocalara karşı nefret geliştirdiğini belirtti. Buna rağmen dindar insanlara imrendiğini, özellikle onların acılar karşısındaki sabrından etkilendiğini ifade etti. İnanan insanların, sevdiklerini kaybettiklerinde ahirette yeniden kavuşma ümidiyle acılarına dayanabildiğini düşündüğünü söyledi.

Bu sözler, Marksizm’e yönelen bazı gençlerin arkasında yalnızca teorik tercihler bulunmadığını gösteriyordu. Çocuklukta yaşanan kırgınlıklar, yanlış din eğitimi ve kaba davranışlar, kişinin inançla kurduğu ilişkiyi derinden etkileyebiliyordu. Arkadaşımın sözlerinde hem dine yönelik bir özlem hem de kendisine din adına yaşatılan travmanın izleri vardı. Onu teselli etmeye çalıştım ve Allah’tan hidayet diledim.

Sosyolojik ve pedagojik sorumluluk

Bu hatıra, eğitim anlayışımız ve muhafazakâr toplum kesimlerinin gençlerle kurduğu ilişki bakımından ciddi bir özeleştiri ihtiyacını ortaya koyuyor. Marksizm’e veya farklı sol ideolojilere yönelen bazı gençleri, pedagojiden uzak, merhamet yerine baskıyı tercih eden kişi ve kurumlar nedeniyle kendi ellerimizle kaybettiğimizi kabul etmeliyiz.

Dinin güler yüzünü, adalet anlayışını ve fikrî, siyasi, ekonomik ve sosyal boyutlarını anlatmak yerine onu yalnızca yasaklar ve şekilci kurallar üzerinden tanıtan yaklaşımlar, genç zihinlerde derin yaralar açabiliyor. İnsan psikolojisini ve gelişim dönemlerini dikkate almayan sert yöntemler, fıtratında dine yönelik bir arayış bulunan gençleri materyalist ideolojilere daha açık hâle getirebiliyor.

Marksizm’e sığınan gençlerin bir bölümünün arka planında adalet arayışı, haksızlıklara tepki ve çocukluk döneminde yaşanan manevi yaralar bulunabilir. Bu nedenle Marksist düşüncenin yanlışlarını bilimsel ve fikrî düzeyde eleştirirken, bu ideolojiye yönelen gençleri düşman olarak görmemek gerekir. Onlara, yanlış yola sapmış bir evladına sahip çıkan ebeveynin şefkati ve sorumluluk bilinciyle yaklaşılmalıdır.

Gerçek adalet ve huzur, kaba kuvvetle incitilmiş gönüllerin merhamet, hikmet ve sağlıklı bir eğitim anlayışıyla yeniden kazanılmasıyla mümkündür.

Kaynak: Seyyar, Ali (2023), 28 Şubat Rüzgârından 15 Temmuz Fırtınasına Bir Yolculuk: Bilim Hayatımdan Trajikomik Kareler, Paradigma Yayınları.

Prof. Dr. Ali Seyyar

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu