Musa’nın Asası Mucizeleri Yutunca Büyücüler Secdeye Kapandı

Musa’nın asası sihirleri yutunca büyücüler secdeye kapandı ve iman ettiklerini açıkladılar.

Hz. Musa’nın (a.s) asası, karşısında bulunan sihirbazların tüm sihirlerini yutunca, bu durumu gören büyücüler, içten bir inançla secdeye kapandılar. ‘Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik’ diyerek, bu olayın bir sihir değil, büyük bir mucize olduğunu anladıklarını ifade ettiler.

Büyücülerin bu itirafı, onların bu karşılaşmanın gerçek amacını kavradıklarını gösteriyor. Bu, sihirbazlarla Hz. Musa’nın yeteneklerinin bir yarışması değildi; bilakis, Hz. Musa’nın Allah’ın elçisi olup olmadığını belirleyecek bir sınavdı. Eğer asa canavara dönüşseydi, bu durumun bir sihir değil, bir mucize olduğu anlaşılacaktı. Firavun ise, sihirbazların yetenekleri aracılığıyla bunun bir mucize değil, basit bir sihir olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Bu durum, Firavun’un adamlarının ve halkının mucize ile sihir arasındaki farkı iyi kavradığını da gösteriyor. Sihirbazlar, Allah’ın kudretiyle gösterilen mucizenin kendi sihirlerini geçersiz kıldığını görünce, Hz. Musa’nın daha yetenekli olduğunu söylemek yerine hemen secdeye kapandılar ve ‘Musa’nın ve Harun’un Rabbine iman ettik’ dediler.

Firavun, Hz. Musa’yı halk önünde küçük düşürmek amacıyla sihirbazları topladığında, aslında bu durum kendi aleyhine döndü. Bütün sihirbazları, bir asanın yılana dönüşmesinin olağanüstü bir şey olmadığını, çünkü her sihirbazın bunu yapabileceğini göstermek için bir araya getirmişti. Ancak sihirbazların yenilmesi ve şehadet getirmesi, Hz. Musa’nın gerçekten Allah’ın elçisi olduğunu ve asanın yılana dönüşümünün bir mucize olduğunu kanıtladı.

Bu durum, duyulara hitap eden bir gerçeklik olarak, insan kalbinde imanın aniden belirmesiyle birlikte, kâfirliği müminliğe dönüştüren bir etki yaratmıştır.

TEFHİMUL KURAN


Zemahşerî, bu ayeti yorumlarken özellikle sihirbazların ani değişimlerine ve ifade biçimlerine dikkat çeker. Sihirbazlar, gördükleri gerçeğin büyüklüğü karşısında kendilerini tutamayarak yere kapaklanmışlardır. Bu durum, imanın kalbe girişiyle birlikte ortaya çıkan sarsıcı ve zorunlu etkiyi göstermektedir. Gerçek o kadar güçlü bir şekilde tecelli etmiştir ki, bedenleri bu kudret karşısında secde etmeye mecbur kalmıştır.

Zemahşerî, sihirbazların ‘Rabbü’l-âlemîn’ demekle yetinmeyip ‘Hârun ve Mûsâ’nın Rabbi’ demelerini stratejik bir vurgu olarak değerlendirir. Bu ifadeyle, sihirbazlar Firavun’un ‘Sizin en yüce rabbiniz benim’ iddiasını doğrudan çürütmüşlerdir. Açıkça ilan etmişlerdir ki: Bizim iman ettiğimiz ilah, senin sarayında büyüyen veya seninle mücadele eden bu iki insanın, yani yaratılmış olanın yaratıcısı olan tek Allahtır.

Zemahşerî’ye göre, sihirbazların bu kadar hızlı bir şekilde iman etmelerinin nedeni, kendi sanatlarının (sihrin) sınırlarını çok iyi bilmeleridir. Sihirbazlar, Hz. Musa’nın asasının yaptıklarının bir göz boyama veya illüzyon olmadığını, bunun yalnızca ilahi bir müdahale ile mümkün olabileceğini teknik olarak anlamışlardır. Cahilin imanı ile alimin/ustanın imanı arasındaki fark burada ortaya çıkar; onlar hakikati ‘bilerek’ kabul etmişlerdir.

Özetle Keşşâf’a göre, bu ayet sadece bir boyun eğme sahnesi değil; hakikatin apaçık ortaya çıkması karşısında insanın beşeri gururunun nasıl yerle bir olduğunu ve kalbin ilahi cazibeye kapılarak sükunete erdiğini anlatan eşsiz bir tablodur.

El KEŞŞAF TEFSİRİ

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu