Sednaya’nın Kırmızı Duvarları: Hafıza ve Unutuluş Arasında
Sednaya sergisi, Esed rejiminin işkence ve ölüm mimarisini gözler önüne seriyor.
Prof. Dr. Ali Murat Yel / Star Açık Görüş
Şam’ın kuzeyinde yer alan Sednaya Askeri Cezaevi, Suriye’nin modern tarihinde sadece bir hapishane değil, aynı zamanda devletin şiddetini simgeleyen bir alan olarak öne çıkıyor. On yılı aşkın bir süre boyunca bu yapı, muhalifleri hedef alarak on binlerce insanın işkenceyle yok olmasına yol açmış, Esad rejiminin terör mimarisini gözler önüne sermiştir. Bugün, Suriye’nin geçiş sürecinde siyasi entegrasyon ve milislerin tasfiyesi gibi konular tartışılırken, Sednaya’nın karanlık geçmişi hala bölgenin ve dünyanın vicdanını sarsmaya devam ediyor.
2026 itibarıyla, “kurtuluş” hikâyeleri ile “hakikat ve adalet” arayışı arasındaki gerilim henüz çözüme kavuşturulmuş değil. Kızıl Bina’nın karanlık bodrumlarında yıllarca tutulan, akıbetleri hâlâ belirsiz olan binlerce mahkûmun hikâyesi tamamlanmayı bekliyor; bazı dosyalar açıkça gündeme gelse de, bir o kadar dosya sessizce kapatılmaya çalışılmakta.
Lübnan merkezli UMAM Arşiv ve Araştırma Merkezi, Berlin’de düzenlediği “Suriye’nin Baskı ve Ölüm Mimarisi: Sednaya” sergisi ile bu karanlık tabloyu aydınlatmayı amaçlıyor. 2005 yılında Lokman Slim ve Monika Borgman tarafından kurulan UMAM, Lübnan ve Arap coğrafyasındaki şiddet ve toplumsal hafıza deneyimlerini belgeleme ve arşivleme üzerine çalışmalarıyla tanınıyor. Kurum, özellikle 1975-1990 yılları arasındaki Lübnan iç savaşının yarattığı hafıza kaybı ve cezasızlık kültürüne karşı bireysel tanıklıkları sözlü tarih yoluyla kayıt altına almayı hedefliyor.
Sergide, resmi belgeler, kişisel mektuplar, fotoğraflar, amatör video kayıtları ve kayıp listeleri gibi çeşitli malzemeler yer alıyor. Bu materyaller, savaşın ve baskının soğuk istatistiklerine karşı, sıradan insanların yaşadığı trajedileri anlatıyor ve onlara bir yüz ve hikâye kazandırıyor.
Berlin-Hohenschönhausen Anıtı’nda 26 Mart – 27 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilen sergi, bu yaklaşımın Suriye bağlamındaki en çarpıcı örneği olarak öne çıkıyor. 1987 yılında inşa edilen ve Esad dönemlerinde sistematik baskının merkezi haline gelen Sednaya’nın mimarisi, hayatta kalanların tanıklıkları ve belgelerin analiziyle yeniden inşa edilmiştir. Sergide, hapishanenin planı, grup hücreleri, infaz alanları ve kontrol mekanizmaları sanal canlandırmalarla bir “suç mahalli” olarak ele alınıyor.
Serginin mekân seçimi de anlatının önemli bir parçasını oluşturuyor. Berlin-Hohenschönhausen Anıtı, eski Doğu Almanya’nın Stasi hapishanesi olarak biliniyor ve burada dış dünyadan tecrit, psikolojik işkenceler ve sistematik sorgulama yöntemleri uygulanıyordu. Bugün bu mekân, insan hakları ihlallerini belgelemeye adanmış bir hafıza alanı olarak işlev görüyor.
Serginin bu mekânda yer alması, coğrafi olarak uzak ama yapısal olarak benzer iki şiddet mimarisini yan yana getiriyor. Soğuk Savaş dönemi gözetim rejimi ile Esad döneminin işkence yapısı, ziyaretçilere “devlet şiddeti evrenseldir ve mekân üzerinden işler” mesajını iletiyor. Projenin arkasında, hapishaneler ve şiddet alanları üzerine çalışan Prisons Museum e.V, UMAM D&R ve Berlin-Hohenschönhausen Anıtı gibi kurumların işbirliği bulunuyor.
Michel Foucault’nun panoptikon tartışması, Sednaya’nın tasarımını anlamak için önemli bir çerçeve sunuyor. Sednaya, panoptik gözetim modelini aşarak, “görünmezleştirilmiş total şiddet” mimarisi ile dikkat çekiyor. Burada amaç, mahkûmu sürekli izlemekten ziyade, onu belirsizliğe ve yalnızlığa mahkûm etmek.
Esad döneminde genişletilen labirentimsi yapı, 20.000’e kadar mahkûm alabilecek kapasiteye sahipti. Penceresiz kırmızı odalar, tecrit hücreleri ve idam odaları, mahkûmların “sessiz transfer”ine olanak tanıyordu. Bu durum, yalnızca fiziksel bir gizlilik değil, aynı zamanda politik bir strateji olarak tasarlanmış bir belirsizlik rejimini temsil ediyordu.
İnsan Hakları İzleme Örgütü ve Uluslararası Af Örgütü’nün raporları, 2011-2015 yılları arasında 5.000 ila 13.000 arasında idamın belgelendiğini ortaya koyuyor. İşkence yöntemleri arasında elektrik verme, cinsel işkence ve uzun süreli açlık gibi uygulamalar sıradan hale gelmişti. Tüm bu uygulamalar, Sednaya’nın mimarisi ile birlikte değerlendirilmelidir; ses geçirmeyen duvarlar ve ışık girmeyen hücreler, burada işlenen suçların bir parçasıydı.
Sednaya, Suriye’deki muhaberat aygıtının işleyişini gözler önüne seren bir düğüm noktasıdır. Protestocular, gazeteciler ve öğrenciler, hapishaneye alınırken, onlara “hoş geldin partisi” adı verilen ritüellerle karşılanıyordu. İşkence, burada olağan bir durum haline gelmişti.
Dışarıda ise aileler, “teslim ol ve unut” politikası ile karşı karşıya kalıyordu. Sednaya’ya götürülenlerin akıbetini sormak bile riskliydi; bu durum, yeni bir “güvenlik soruşturması”na dönüşebilirdi. Böylece Sednaya, içeride kaybolanların, dışarıda ise susmak zorunda kalanların bulunduğu kapalı bir evren haline gelmişti.
2024’te rejimin çöküşüyle birlikte isyancı gruplar, Sednaya’nın üst katlarını kontrol altına aldıklarında, alt katlar ve bodrumlar uzun süre ulaşılamayan bir “karanlık bölge” olarak kaldı. 2025’te İçişleri Bakanlığı’nın yayımladığı videolar, bazı gardiyanların toplu infazları ve kadınlara yönelik sistematik tecavüzleri göstermesi açısından şok ediciydi. 2026’nın başında yapılan bodrum aramaları, yeni delillerin ve toplu mezarların bulunmasıyla sonuçlanırken, rejim kalıntılarının kayıtları yok etme çabalarıyla gölgeleniyordu.
Bu durum, Ahmed eş-Şara liderliğindeki geçiş otoritesinin Sednaya üzerinde tam bir hâkimiyet kuramadığını gösteriyor. Şam kuşatması sırasında elde edilen belgeler ve kurtarılan mahkûmların tanıklıkları çok değerli; ancak geriye kalan dokümantasyonun imha edilmesi, gelecekteki yargılama süreçlerini ciddi şekilde zayıflatma potansiyeline sahip.
Uluslararası Af Örgütü ve Forensic Architecture gibi grupların Sednaya ile ilgili çalışmaları, Esad rejiminin çöküşünün ardından mahkûmların kurtarılması ve tanıklıklarının kayda geçirilmesiyle hız kazanmıştır. Bu çalışmalar, sadece Suriye bağlamında değil, benzer kurumsal şiddet mekânlarının yöneticileri için de bir uyarı niteliği taşımaktadır.
Hayatta kalanların anlattıkları, Sednaya’da işkencenin sadece bedenleri değil, zaman algısını ve sosyal ilişkileri de hedef aldığını gösteriyor. Aylarca gün ışığı görmeden geçirilen zaman, sürekli değiştirilen “gündüz-gece” rutini, mahkûmların zihinlerini de etkileyen bir mühendislik içeriyor. Tüm bunlar, Sednaya’dan çıkmanın orayı “geride bırakmak” anlamına gelmediğini ortaya koyuyor.
Psikologlar, hukuki hesap verebilirlik sağlanmadan yürütülen rehabilitasyon süreçlerinin sınırlı bir iyileşme sunabileceğini vurguluyor. Bu nedenle Sednaya’nın duvarları, yalnızca geçmişin çığlıklarını değil, aynı zamanda adalet talep eden bir gelecek vizyonunu da taşımaktadır. Mimari hafızanın, cinayetin değil adaletin hizmetine sunulması, Suriye’nin yeni bir sayfa açıp açamayacağını belirleyecektir.
Suriye’nin kuzeydoğusundaki istikrar, İran’a yönelik bombardımanlar ve bölgesel güç dengeleri tartışılırken, Sednaya’nın kapılarının gerçekten kapatılıp kapatılmayacağı kritik bir öneme sahiptir. Bu kapıların bir daha asla aynı amaçlarla açılmaması, sadece Suriye’nin değil, tüm bölgenin demokratikleşme ve insan hakları gündemi için hayati bir meseledir. Ölülerin tanıklığı, ancak bu mimarinin adalet lehine dönüştürülmesiyle anlam kazanacaktır; aksi takdirde Sednaya, kapanmamış bir yara olarak hafızamızda kalmaya devam edecektir.




