İntiharın Kökleri: Anlam Arayışındaki Gençlik
Gençlerin intiharları, modern yaşamın anlamsızlık ve aidiyet kaybının bir yansıması olarak değerlendiriliyor.
Sema Yarar / Doğru Haber
Gençliğin Buhranı: Özgürlük ve İntihar
İstanbul’da bir genç hayatının sona ermesi, toplumun vicdanını derinden sarsan bir olay olarak kayıtlara geçti. Genç bir kız, hayata tutunmak yerine karanlığa adım atarak, yalnızlık ve boşluk içinde kayboldu. Bu durum, sadece bir intihar olayı değil; aynı zamanda göz ardı edilen bir çöküşün ve derin bir çürümenin dışavurumudur. Ne yazık ki, bu tür olaylar artık sıradanlaşarak toplumsal bir trajedi haline gelmiştir.
Günümüz dünyası, bireylere anlamsızlık aşılayarak ruhlarını tüketiyor. Modern yaşamın sunduğu cazibe, parlak yüzeylerin ardında yalnızlık, boşluk ve yönsüzlük barındırıyor. Gençler, bu sahte ışıkların içinde kaybolarak kendilerini bulmakta zorlanıyorlar.
Bu duruma “özgürlük” adı veriliyor. “Kendi hayatını yaşa”, “kendi kararlarını ver” gibi çağrılarla gençler teşvik ediliyor. Ancak bu özgürlük, kimliklerini ve değerlerini kaybetmelerine yol açıyorsa, bu gerçek bir özgürlük değil, başıboşluktur.
Bugün gençlere sunulan yaşam tarzı, sınırsız seçenekler sunmasına rağmen ruhsuz ve anlamsız. Sevgi, şefkat ve samimiyetin eksik olduğu bu yaşamda, gençler her şeye ulaşabilseler de hiçbir şeyin kıymetini bilemiyor. Her kapı açılıyor, fakat hiçbir yol onları selamete ulaştıramıyor.
Asıl sorun burada başlıyor. Gençler, kendilerine ait olmayan ideallerin peşinden sürükleniyor. Sosyal medya ve popüler kültür, onlara sürekli olarak “daha fazlasını” aramaları gerektiğini fısıldıyor. Ancak kimse, “Kendini tanı, kim olduğunu hatırla, daha anlamlı yaşa” demiyor.
İnsan yalnızca özgür olmakla yaşayamaz; bir değer, bir dava veya bir anlam uğruna yaşamalıdır. Aidiyet duygusu, insanı güçlü kılar ve kök salmasını sağlar. Aksi takdirde, insanlar savrulup gidebilirler.
Yaşanan her acı olay, aslında derin bir mesaj taşıyor. Ancak bu gerçekleri anlamak yerine yüzeysel yorumlar yapılıyor. Sorun, bir neslin uçuruma sürüklenmesidir; bu, bir anlam krizidir. Bireylerin kendilerini kaybetme meselesidir. Aileler çaresiz, ebeveynler kaygılı, gençler ise yalnızlık içinde boğuluyor.
Ailelerin tavsiyeleri, gençler üzerinde etkili olmuyor. Bunun nedeni, sorunun yüzeyde değil, derinlerde yatmasıdır. Gençler, sadece ne yapacaklarını değil, neden yaşayacaklarını da bilmiyorlar.
Bir insanın hayatına son vermesi, yalnızca bireysel bir karar değildir; o noktaya gelene kadar biriken ihmal, kopuş ve boşluğun sonucudur. Gençlerimizin kaybolup gitmesine engel olmak için ne yapmalıyız? Öncelikle bu durumu normal karşılamamalıyız.
Gençlerimizi yalnızca akademik başarıya değil, anlamlı bir hayata hazırlamalıyız. Onlara kariyer kazandırmakla kalmayıp, karakter de kazandırmalıyız. Sadece özgürlük değil, sorumluluğu da öğretmeliyiz. En önemlisi, onlara yalnız olmadıklarını hissettirmeliyiz.
Bir gencin kalbinde yer edinmeden, hayatına yön veremezsiniz. Sevgi olmadan nasihat, bağ kurmadan yönlendirme, anlayış olmadan müdahale edemezsiniz; çünkü bu çabalar sonuçsuz kalır. Belki de şu an en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, daha fazla konuşmak değil, daha fazla sevmektir. Daha fazla yönlendirmek değil, daha fazla anlamaktır.
Unutmayalım ki, bir toplumun geleceği, gençlerinin hayata ne kadar tutunduğuyla ölçülür. Eğer gençlerimiz yaşamak için bir sebep bulamıyorsa, sorun onların zayıflığında değil; onlara güçlü bir anlam sunamayan bizlerdedir. Bugün bir genç kızın sessiz çığlığı, aslında hepimize yöneltilmiş bir sorudur: “Beni hayata bağlayacak ne vardı?” Bu soruya verecek bir cevabımız yoksa, sadece üzülmek yetmez; değişmek zorundayız.




