İslam Dünyası Yeniden Birleşebilir mi?
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamaları ışığında İslam dünyasının birleşme potansiyeli ve tarihsel bağlamı ele alınıyor.
Bazen bir cümle, uzun yıllardır tartışılan bir konunun üzerindeki örtüyü kaldırabilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın El Cezire’ye verdiği röportajda “AB üyeliği önceliğimiz değil” demesi ve “Türkiye savaştan kaçmaz” mesajını vermesi, İslam ülkeleri arasındaki dayanışmanın güçlendirilmesine dair ifadeleri, yalnızca günlük siyasetin bir parçası olarak değerlendirilmemelidir. Çünkü mesele, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılıp katılmaması meselesinden çok daha derin bir anlam taşımaktadır. Asıl soru, İslam dünyasının yeniden kendi ayakları üzerinde durup duramayacağıdır.
Yüzyıllık Dağınıklığın Sonuçları
Hilafetin kaldırılmasının ardından İslam coğrafyası siyasi olarak parçalanmış durumda. Sınırlar değişti, yeni devletler ortaya çıktı ve Müslüman toplumlar ortak bir siyasi iradeden büyük ölçüde mahrum kaldı. Geçen bir asırda, dünyanın diğer bölgelerinde devletler birliklerini kurarken, İslam ülkeleri çoğu zaman birbirinden kopuk hareket etti. Avrupa, bunun en çarpıcı örneği olarak karşımıza çıkıyor. Bugün Avrupa Birliği, üye ülkelerin ekonomik ve siyasi çıkarlarını belirli ölçülerde ortaklaştıran büyük bir yapı olarak öne çıkıyor. Türkiye’nin AB ile müzakereleri 2005 yılında başladı, ancak 2018’den bu yana fiilen durma noktasına geldi. Peki, İslam dünyası ne durumda? Petrol, doğalgaz, genç nüfus, stratejik geçiş yolları ve büyük pazarlar gibi kaynaklara sahip olmasına rağmen, ortak bir irade oluşturamıyor. İşte asıl problem burada yatıyor.
Batı Birleşti, İslam Dünyası Parçalandı
Avrupa’nın tarihindeki sömürgecilik gerçeğini de göz ardı edemeyiz. 19. ve 20. yüzyıllarda Afrika’nın büyük bir bölümü, Avrupa devletlerinin sömürge yönetimleri altında kaldı. İngiltere, Fransa, Belçika, Portekiz, İtalya, Almanya ve İspanya, Afrika’nın çeşitli bölgelerinde siyasi ve ekonomik hâkimiyet kurdu. Bugün sömürgecilik klasik anlamda sona ermiş olabilir, ancak dünya üzerindeki güç ilişkileri tamamen ortadan kalkmış değildir. Ekonomik bağımlılık, siyasi baskı ve askeri ittifaklar, yeni dönemin güç mücadelelerini şekillendirmeye devam ediyor. Dağınık olmak, zayıf olmaktır. İslam dünyasının dağınıklığı, Müslümanların ekonomik ve siyasi gücünü azaltmakla kalmıyor, aynı zamanda dış aktörlerin bölge üzerinde daha rahat hareket etmesine olanak tanıyor. Gazze, bunun en acı örneğidir. İslam dünyası, büyük bir nüfusa, önemli ekonomik kaynaklara ve ciddi askeri kapasitelere sahip olmasına rağmen, Gazze’de yaşanan insanlık dramını sona erdirecek ortak ve etkili bir mekanizma oluşturmakta zorlanıyor. İsrail, bu dağınıklığın farkında.
Erbakan Hoca’nın Vizyonu
Merhum Necmettin Erbakan Hoca’nın yıllar önce ortaya koyduğu düşünceler, bugün yeniden hatırlanmayı gerektiriyor. Erbakan, Müslüman ülkelerin yalnızca duygusal bir kardeşlik söylemiyle yetinmemesi gerektiğini, siyasi, ekonomik, askeri ve kültürel kurumlar oluşturması gerektiğini savunuyordu. İslam Ortak Pazarı, İslam Dinarı ve ortak savunma iş birliği gibi kavramlar, onun düşünce dünyasında önemli bir yer tutuyordu. Erbakan’ın yaklaşımı, sadece “Müslümanlar kardeştir” demekten ibaret değildi; kardeşliğin kurumsallaşması gerektiğini vurguluyordu. Bugün geriye dönüp baktığımızda, insan ister istemez şu soruyu soruyor: Acaba Erbakan Hoca, bugünün dünyasını bizden önce mi görmüştü?
İslam Birliği, Avrupa Düşmanlığı Değildir
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. İslam Birliği demek, Avrupa düşmanlığı demek değildir. Avrupa kendi birlik projesini kurabiliyorsa, Müslüman ülkelerin de kendi ekonomik, siyasi ve savunma iş birliğini geliştirmesi neden mümkün olmasın? Erbakan’ın TBMM tutanaklarına yansıyan konuşmalarında, İslam Birliği fikrinin başka birliklerin aleyhine kurulmak zorunda olmadığını ifade etmesi dikkat çekicidir. Mesele, kavga etmek değil; başkasının iradesine mahkûm olmamaktır. Bir İslam Ortak Pazarı kurulsa, Müslüman ülkeler arasında ticaret kolaylaştırılsa, ortak yatırım fonları oluşturulsa, enerji kaynakları ortak stratejiyle değerlendirilebilse, savunma sanayi alanında ortak projeler geliştirilebilse ve bilim, teknoloji ve eğitim alanlarında birlikte hareket edilebilse, o zaman Gazze’de, Kudüs’te ve dünyanın diğer bölgelerindeki mazlumlar konusunda Müslüman ülkelerin sesi çok daha güçlü çıkacaktır.
Türkiye’nin Rolü
Erdoğan’ın son açıklamalarını bu açıdan değerlendirmek gerekiyor. Türkiye’nin Suudi Arabistan, Pakistan, Katar, Mısır ve diğer İslam ülkeleriyle ilişkilerini güçlendirmesi, ortak güvenlik ve dayanışma mekanizmalarının tartışılması, henüz bir İslam Birliği anlamına gelmez. Ancak bu, bir arayışın işaretleri olarak görülebilir. Türkiye, ya Avrupa’nın kapısında yıllarca süren üyelik tartışmalarında enerjisini tüketmeye devam edecek ya da Avrupa ile ekonomik ve diplomatik ilişkilerini korurken, kendi tarihî ve kültürel havzasıyla daha güçlü bağlar kuracaktır. İkinci yol, Türkiye için daha anlamlıdır. Çünkü Türkiye sadece Avrupa’ya ait değildir; Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Orta Doğu’dan Afrika’ya, Orta Asya’dan İslam dünyasının geniş coğrafyasına kadar uzanan büyük bir tarihî ve stratejik hinterlanda sahiptir.
Artık Eyleme Geçme Zamanı
Ancak burada samimi olalım. İslam Birliği yalnızca güzel konuşmalarla kurulamaz. Haritaların yeşile boyanmasıyla da sağlanamaz. Kurumlar, ekonomik birlik, ortak pazar, savunma iş birliği, bilim ve teknoloji ortaklığı ile diplomatik mekanizmalar gereklidir. En önemlisi, ülkelerin kendi dar millî hesaplarının ötesine geçebilecek bir iradeye ihtiyaç vardır. Çünkü bugün İslam dünyasının en büyük problemi kaynak yetersizliği değil, irade yetersizliğidir. Erbakan Hoca’nın yıllar önce dile getirdiği İslam Ortak Pazarı, İslam Dinarı ve İslam Birliği düşünceleri yeniden masaya yatırılmalıdır. Belki bugün meseleye aynı isimlerle yaklaşmak gerekmeyebilir, ancak özündeki fikir hâlâ geçerlidir: Müslüman ülkeler, kendi güçlerini ortaklaştırmadan küresel sistem içinde gerçek anlamda bağımsız bir aktör hâline gelemezler. Erdoğan’ın bugünkü sözleri, bu büyük tartışmanın yeniden başlaması için bir vesile olabilir. Çünkü dünya değişiyor, güç dengeleri değişiyor, Avrupa güvenliğini yeniden tartışıyor, Amerika’nın küresel rolü sorgulanıyor, Asya yükseliyor ve Afrika yeni bir ekonomik ve siyasi arayış içine giriyor. Böyle bir dönemde İslam dünyasının hâlâ parçalı durması, tarih karşısında büyük bir kayıptır. Bir asırdır dağılan ümmet, artık yeniden toparlanmayı düşünmelidir. Mesele yalnızca Türkiye’nin AB’ye girip girmemesi değil; İslam dünyasının kendi geleceğini kendi ellerine alıp alamayacağıdır. Unutmayalım ki, birlik olamayanlar, başkalarının kurduğu düzen içerisinde yaşamaya mahkûm olurlar. Şimdi asıl soru: İslam dünyası, başkalarının kurduğu dünyada kendisine biçilen role razı mı olacak, yoksa adalet, özgürlük ve ortak güç temelinde kendi geleceğini kendisi mi kuracak?




