BM, İsrail’in İşgaline Karşı Neden Etkili Olamıyor?
BM, İsrail’in işgali altında Batı Şeria’daki şiddeti durdurmakta neden yetersiz kalıyor? Uluslararası hukuk çerçevesinde tartışmalar sürüyor.
Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi’nden, İsrail’in işgali altındaki Batı Şeria’da yerleşimci şiddetinin artması ve bu şiddetin İsrail ordusu tarafından desteklenmesi konusunu ele alıyor. Bu durum, Birleşmiş Milletler’in (BM) uluslararası hukuk çerçevesindeki rolünü yeniden gündeme getiriyor. İsrail merkezli B’Tselem ve diğer on yedi insan hakları örgütü, ‘toplu pogrom’ uyarısıyla BM sisteminin işgal altındaki topraklarda kamu düzenini sağlamakta yetersiz kaldığını vurguluyor.
Batı Şeria’daki yerleşimci şiddeti, uzun zamandır ‘yerleşimci sömürgecilik’ olarak tanımlanan yapısal bir olgu olarak değerlendiriliyor. Son dönemde artan olaylar, yerleşimci grupların Filistinlilere ait mülkleri ateşe vermesi ve bu kişileri zorla yerinden etmesi ile dikkat çekiyor. Bu eylemler, İsrail ordusu tarafından ya göz ardı edilmekte ya da doğrudan desteklenmektedir. B’Tselem’in verilerine göre, Nablus yakınlarındaki Tel köyünde yaşanan ve çok sayıda can kaybıyla sonuçlanan olaylar, yerleşimcilerin ve İsrailli yetkililerin misilleme çağrılarıyla birleşince şiddetin daha da artma riskini doğurmuştur. Bu durum, işgal gücünün Cenevre Sözleşmeleri’nin IV. protokolü uyarınca kamu düzenini sağlama yükümlülüğünü yerine getirmediği yönünde ciddi bir hukuki iddia ortaya koymaktadır. Uluslararası Adalet Divanı’nın (UAD) 2024 tarihli istişari görüşü de İsrail’in işgalinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu belirtmiştir; ancak bu görüşün bağlayıcı bir icra mekanizması bulunmamaktadır.
Teorik olarak, BM sisteminin elinde siyasi irade olması durumunda birkaç somut araç bulunmaktadır. İlk olarak, Genel Sekreter’in, BM Şartı’nın 99. maddesi uyarınca durumu Güvenlik Konseyi’nin gündemine taşıması mümkün. Bu, sembolik bir adım olsa da, siyasi baskıyı artırabilir. İkinci olarak, Güvenlik Konseyi düzeyinde hedefli yaptırımlar ve barış gücü konuşlandırılması gibi seçenekler bulunmaktadır. Ancak, bu durum, ABD’nin veto hakkı nedeniyle büyük ölçüde teoride kalmaktadır. Üçüncü olarak, 1950 tarihli ‘Barış İçin Birleşme’ kararı çerçevesinde konunun Genel Kurul’a taşınması da bir seçenek olarak öne çıkmaktadır. Genel Kurul’un kararları bağlayıcı olmasa da, geniş uluslararası meşruiyet sağlayabilir. Dördüncü olarak, devletlerin tek taraflı olarak silah satışını durdurması ve ticari ilişkileri kısıtlaması da bir alternatif olarak değerlendirilmektedir. Ancak, bu durum BM’nin doğrudan bir eylemi olmasa da, Genel Kurul kararlarıyla dolaylı olarak teşvik edilebilir. Son olarak, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) soruşturmalarının desteklenmesi ve bireysel sorumluluğun öne çıkarılması da bir seçenek olarak gündeme gelmektedir; ancak bu mekanizmanın etkinliği, İsrail’in Roma Statüsü’ne taraf olmaması nedeniyle sınırlıdır.
BM’nin harekete geçememesinin temel nedenlerinden biri, kurumsal yapısındaki zayıflıklardır. Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesinin veto yetkisi, bu tür krizlerde sistemi felç eden en önemli unsurlardan biridir. ABD’nin İsrail’e yönelik yaptırım veya müdahale kararlarını veto etme eğilimi, Konsey’in bu konuda bağlayıcı bir karar almasını imkânsız hale getirmektedir. Bu durum, uluslararası ilişkiler literatüründe ‘büyük güç istisnacılığı’ olarak adlandırılmaktadır. BM Şartı’nın eşitlikçi ilkelerine rağmen, sistemin işleyişi güç dengelerine tabidir.
İkinci bir neden, jeopolitik çıkarların hukuki normların önüne geçmesidir. ABD ve bazı Avrupa ülkeleri için İsrail, Orta Doğu’daki stratejik ittifak yapısının merkezi bir unsuru olarak değerlendirilmektedir. Üçüncü olarak, BM Genel Sekreterliği’nin 99. maddeyi kullanma konusundaki çekingenliği, kurumsal bir ihtiyat kültürünün sonucudur; bu madde nadiren, yalnızca istisnai durumlarda devreye sokulmaktadır ve bu başvuru otomatik olarak bağlayıcı bir karar haline gelmemektedir.
Sonuç olarak, ABD’nin İsrail’e olan bağımlılığından kurtulması, BM Güvenlik Konseyi’ndeki veto mekanizmasını devre dışı bırakmasına bağlıdır. Aksi takdirde, BM’deki İsrail’i koruyan sistemin yapısal felcinin devam etmesi muhtemeldir. Bu bağlamda, BM üyesi devletlerin, Konsey’in tıkanıklığını beklemeden bireysel düzeyde adımlar atması, örneğin silah satışı yasakları ve ticari kısıtlamalar gibi, önemli bir alternatif olarak öne çıkmaktadır. Nitekim, işgalci İsrail rejimi, ateşkese rağmen Gazze’de soykırıma devam etmektedir. Üçüncü olarak, Türkiye’nin merkezinde yer aldığı Suudi Arabistan, Mısır, Pakistan gibi aktörlerle kurulan bölgesel bir ortaklık, ileride işlevsel bir baskı mekanizmasına dönüşebilecek normatif bir zemin hazırlayabilir. Sonuç olarak, İsrail’in işlediği ihlaller nedeniyle etkin bir şekilde izole edilmediği ve cezalandırılmadığı sürece, Gazze’de yaşanan yıkımın Batı Şeria’da ya da başka bölgelerde tekrar etmesi kaçınılmaz görünmektedir.




